Bu soruyu kendine en son ne zaman sordun?

İlk tercihlerini yazarken mi?

Tercih sonuçlarını gördüğünde mi?

Üniversiteyle ilk temasında mı?

Yoksa kampüste derslere girip seni neyin beklediğini biraz anladığında mı?

Daha başka bir açıdan bakalım:

Acaba ailende öğretmenler çoğunlukta olduğu için mi?

Yoksa puanın bir tek öğretmenliği tuttuğu için mi?

Üniversiteyi yeni kazanan bir öğretmen adayı bunu kendine sadece puan düzleminde sormuş olabilir. “Netim tutuyorsa yazayım.” Ve ya “Öğretmenlik mi? Yaparım belki.“ Bazen de “hele bir evden çıkayım, seneye bölüm değiştiririm.” kafasına da girilir. Üniversiteyi kazanıp Eğitim Fakültesi’ne geldiğimde çevremde hemen herkes seneye yeniden sınava girecek ve başka bölüme gidecekti mesela. Kazandığına razı olan çok az kişi vardı. Ama sonuçta tüm sınıf birlikte mezun olduk ve çıkışta yarımızdan fazlası atanmıştı.

Üniversite yıllarında bu sorunun cevabına en yaklaştığım yer stajlardı. 2004-2005 eğitim öğretim yılı girişli olarak bizim dönemde hem birinci sınıf hem de son sınıfta olmak üzere iki dönem zorunlu staj vardı. Şimdilerde sadece son seneye konan bu uygulama dersi Fakültenin Fen Laboratuvarı dersinden sonra en verimli dersiydi. Çünkü sahadaydık, uygulama içindeydik. Ben bu soruya o vakitler, öğrencilerle ilk temasımda net cevap verebilmiştim. Sınıfın içine girince anladım, bu mesleğin nasıl şahane ve besleyici olabileceğini. Yıllar sonra öğretmen olarak atanamadım ama akademik araştırma için girdiğim sınıflarda hissettiğim: sınıfın içinin, kesinlikle olmak istediğim yer olduğuydu.

Eğitim Fakülteleri’nde Eğitim Psikolojisi dersi alıyoruz ve bir sürü teorikle karşılaşıyoruz. Bunlar o zamanlar işlevsel gelmiyor bize belki. Ders geçmek adına aldığımız notlardan ibaret kalabiliyor hepsi. Farkındalık geliştirmek o yaş grubu için zor olabiliyor.

Neyin farkındalığı?

Tabağımıza konan derslerin bizi ilerde nasıl etkileyeceği hususu tabii ki. Buna kafa yoran bir 19-20 yaş üniversite öğrencisini Eğitim Fakültesi’nde bulabilir miyiz? Erkenden staja girmenin ve bu dersleri yanına alarak ve düşünerek sınıfı gözlemenin iyi bir çıktısı olabilirdi. Tabii bunu bu şekilde yapabilseydik. Zaten şimdi gördüğümüz dersler bizim ne işimize yarayacak kısmı, öğrenci için her zaman farazi kalmamış mıdır? Hırsla derslerine asılan öğrenci bile kendine bunu soracağına başarıya odaklanır. Yani hedef, odak ve gaye hep başarıdır. Derslerden geçmektir. Ve biz, önümüze konanların, iç dünyamıza tesirini sorgulamaktansa hızlı bir şekilde başarıya odaklandık.

Bilgiyi içselleştirme, işlevsel bilgiyi süzme ve ya faydalı bilgiye ulaşma konusunda genelde sınıfta kaldık. Bakış açımız yetersiz, vizyonumuz bu kadardı. Öğretmen olarak üstümüze düşen, sınıfı yönetmek, sınıftaki akademik başarı ve doğru davranış geliştirmenin yanında öğrenciye ne verebileceğimizi anlayabiliyor muyuz? Öğretimsel eksikler havuzuna bunu da ekleyelim o halde: farkındalık oluşturma. Bu mesele çok kişisel gelebilir onca akademik hedefin arasında. “Ama ben bunu bilsem daha başka bakardım.” diyorsak bu eksiklik yüzünden aslında. Madem o kadar kişisel kalıyor, kişisel hedeflere ekleyelim o halde bu maddeyi: Önüme çıkan her dersi faydacı düzlemde eleştirip bana ilerde olabilecek katkısına bakacağım. Üniversite olsun. İş hayatı olsun. Dilersen tüm hayatın olsun. İlla sistemdeki eksiklerin boşluklarına odaklanmayalım. Kendi boşluklarımızı halledelim önce. Gerisi gelecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir